12 Mart 2016 Cumartesi

Lebenslangerschicksalsschatz

HIMYM izleyenler bilir:
"İstediğin şey olmaya çok yakındır ama istediğin şey değildir."
Tam olarak bu.

Güzel bir şehir, güzel bir ev, güzel bir üniversite, sağlam bir bölüm, dışarıdan bakıldığında özenilen bir ilişki ve en önemlisi sağlık.

Her şey yolunda. Görünürde tabi.

"Daha ne istiyorsun Allah'ın belası" dediğinizi duyar gibiyim.

Dışarı çıkasım yok. Evde durdukça delirecek gibi oluyorum. Zaten günün okula gitmediğim zamanlarında sadece uyuyorum.

Hiçbir şey zevk vermiyor. Yazmak bile. Yazılarımın olduğu klasör yarım bırakılmış yazılarla dolu. Tamamlayacağımı da sanmıyorum.

Yazının başına dönersek olay şu: ortada uzun zamandır tamamlamaya uğraştığım bir puzzle var. Artık sonuna yaklaşmışken bir şey fark ediyorum. Bir parça eksik. Tam ortadaki parça. Bu şekilde, eksik şekilde, o kadar çirkin görünüyor ki...

En son böyle hissettiğimde hiç iyi sonuçlanmamıştı benim için. Ben mutsuzluk diyorum. Siz psikologlar nasıl diyor? Ah! "depresyon"

Sanırım geçen sefer olduğu gibi sorunumu yine kendim halledeceğim.

PS1: Almanca bilmeyen başlığı çok sallamasın.

PS2: Söz konusu puzzle tamamen hayal ürünüdür.

Unutmadan, bu yazı tam olarak 2 dkda sadece iç dökmek için yazıldı o yüzden çok şaapmayın. Neyse gittim ben. Daha puzzle'ımın kayıp parçasını bulucam.


19 Kasım 2015 Perşembe

Ben De Gelicem

Benim neyim eksik diyerek wattpad'e de el atmaya karar verdim. Hikaye gerçek. Tamamen yaşadıklarımdan oluşmakta. Yorum, öneri, eleştiri hepsine açığım. Sevgiler.

https://www.wattpad.com/story/49923541-geri-dönüşüm

12 Kasım 2015 Perşembe

Keşke Bir Mucize Olsa -1

Biri bana gelip de "hiç tanımadığın bir adam seni ve hayatını değiştirecek" dese önce güler sonra "hadi ordan" derim. Hatta belki küfür de ederim. Komik çünkü. Hiç tanımadığım bir adam gelecek ve artık her ne yapacaksa beni ve hayatımı değiştirecek. Olacak şey değil, değil mi? Ama oluyormuş işte. Hayatta gerçekten mucizeler varmış. Benim mucizemse tam olarak:
27 Mart 2015
Birinci dönem derslerim komple kaldı, bütün arkadaşlarımı kaybettim, üstüne bir de aldatıldığımı öğrendim. Bitik vaziyetteyim. Fiziksel olarak değil ama ruhsal olarak o kadar yorgunum ki ölmek istiyorum. Eşyalarımı topladım. Biletimi aldım. Okuduğum şehirde son günüm. Ertesi gün dönmemek üzere evime gideceğim çünkü okulu bıraktım. Ama bundan ben hariç kimsenin haberi yok. Kimsenin umrunda değilim zaten. Kim önemseyecek ki?
Son bir kez şehir merkezindeki o şehir manzaralı kafeme gitmeye karar verdim. Hem kendimi dışarı atmak, kafa dağıtmak hem de şehirle vedalaşmak için. Metrodan indim ve bir İstanbullu'ya yakışmayacak şekilde ağır ağır yürümeye başladım. Defalarca yürüdüğüm o sokaklardan son kez geçtiğim aklımdan çıkmıyordu. Ama yapabileceğim bir şey yoktu. Buraya kadardı. Bu şehir bana hiç iyi gelmemişti. O zaman gitmeliydim ben de. Daha önce defalarca yaptığım gibi. İstanbul'da işler yolunda gitmeyince Tekirdağ'a kaçmıştım. Orada her şey daha berbat bir hal alınca tekrar İstanbul'a dönmüştüm. Yani işler zorlaştığında pes etmek ve kaçmak benim işim-di.
Nihayet kafenin önündeyim. Dışarıda tam Mart ayına yakışır şekilde hafif bahar havası var. İnsanlar da bunu fırsat bilip dışarıdaki masalarda yerlerini almış. Günlerden Cuma ama saat henüz erken olduğundan kafede fazla yoğunluk yok. İçeri giriyorum ve harika. En güzel masa boş. Cam kenarı ve bu güzel şehrin muhteşem manzarası. Sanırım uzun süredir hayatımda şanslı olduğum tek olay bu oldu. Oturmak istediğim masanın boş olması. Ne hayat ama!
Masaya doğru ilerlerken kafedeki aynada yansımamı görüyorum. Korkunç haldeyim! Üstümde beyaz bir mont var ama ben monttan daha beyazım. Kireç gibi bembeyaz soluk bir yüz, küçücük kalmış, altları mosmor olan bir çift göz, neredeyse olmayan incecik dudaklar, koyu renkte dipleri gelmiş açık kumral saçlar. Bu ben değilim. Olmamalıyım.
Kendimden bir kez daha nefret ederek sandalye çekip oturuyorum. Az sonra garson gülümseyerek masaya geliyor. Her zamanki siparişimi veriyorum:
-Çok şekerli bir Türk kahvesi.
-Çok şekerli? diye soruyor gülümseyerek.
-İşte ne kadar şeker koyabilirseniz, diye karşılık veriyorum. Yine gülümseyerek başını sallıyor ve gidiyor. Ben de kendimle başbaşa kalmanın huzuruyla(!) düşünüyorum. Gitmeli miyim, kalmalı mıyım? Kaybettiklerim, kazandıklarım. Buraya kadar her şey çok kötüydü. Ya bundan sonrası iyi olacaksa ve ben gitmekle hata yapıyorsam? Son düşüncemi hemen kafamdan atıyorum. Gitmem en doğrusu. Kalsam ne benim ne de çevremdekiler için bir şey değişmeyecek ki. Zaten yokum onlar için. Ben, Elsa resmen bir hiçtim.
Kendimi aşağılama seansıma garson geldiği için kısa bir süreliğine ara veriyorum. Kahvem masaya konulurken teşekkür ediyorum ve yine aptalca düşüncelerime dönüyorum. Oturduğum yerden arada kahvemi yudumlayıp manzaraya karşı kendime saydırırken sol tarafımda bir gölge beliriyor. Dönüp bakıyorum. Genç bir adam. Benden en fazla birkaç yaş büyük. Uzun boylu, beyaz tenli, kahverengi saçlı bir Türk erkeği işte. Elinde bir fincan kahveyle bana gülümsüyor ve soruyor:
-Oturabilir miyim?
Afallıyorum çünkü böyle bir şeye alışkın değilim. Ben orada beş karış suratla etrafıma en negatifinden enerjiler saçarken bir adam kahvesini kapıp benim olduğum masaya oturmak istiyor. Ya çok cesaretli ya da ağır abaza. Ama cesaret ağır basıyor sanki?

O nemrut suratıma yakışan iticilikle "sen bilirsin" anlamında omuzlarımı silkiyorum. O da gelip oturuyor. Ne sabırlıymış arkadaş!
...

7 Kasım 2015 Cumartesi

Ne var ne yoksa yıkıldı içimde, bomboşum...

Ne zaman "işte bu!" desem kıçımın üstüne oturuyorum. Hayat resmen beni önce "sen de bizimle oynamak ister misin" deyip yanına çağırıyor, ben bir umut gittiğimde de "bizimle oynayamazsın ezik!" deyip beni itiyor ve yere düşüyorum. Yani bildiğin gösterip de vermiyor.
Yıllarca birini platonik olarak sevdikten sonra başka birini sevmek zor geliyor. En azından bende böyle oldu. Gördüğüm her erkekte o sevdiğimi sandığım adamı aradım. "Sevmek" fiilini kullandığıma bakmayın 14-15 yaşlarında çocuksu bir şeylerdi işte. Ama güçlüydü. Beni yıllarca tek bir kişiye bağlayacak kadar hem de.
O'nu tam üç yıldır görmemişken ve vazgeçmenin son aşamalarını yaşarken (O'nu ve O'nunla yaşadıklarını düşününce canın yanmaz da gülümsersin ya, son aşama bu. Bu da olduysa tebrikler, O'nu geride bıraktın) hayat, kader, evren ya da o şey her neyse yeni bir adamı karşıma çıkardı.
Ama ne adam!
Hemcinslerini kıskandıracak çekicilikte, efendiliği ve dürüstlüğüne herkes tarafından saygı duyulan biri. Yok yok, o mahalle kabadayılarından değil. Öyle ki bir mekana girdiğimizde bütün kafalar ona doğru dönüyor ve ben tanımadığım insanlara gözlerimi pörtleterek şeytani bakışlar atmak zorunda kalıyorum.
Hani şu meşhur kriterler var ya "dürüst , zeki, kültürlü, ahlaklı, kibar, yakışıklı" falan filan... İşte onların hepsi tek bir erkekte toplanmış.
Mükemmel erkeğe çok yakınım. O'ysa bana bir o kadar uzak. Yanımda ama değil. Benim kendini henüz toparlayamamış halim gibi. Aynıyız ama çok farklıyız...
İnsanlara güveni yok. Doğal olarak bana da. Hep bir geri çekiliş, gardını alma çabası. Yoruyor mu beni? Fazlasıyla. O duvarları tırnaklarımla kazıyorum ama işe yaramıyor. Her seferinde yeni bir kayaya çarpıyorum. Aşamıyorum o duvarı. Aşamadıkça yoruluyorum. Fiziksel olarak, duygusal olarak. Yıprandım. Daha fazlasını yapamıyorum. Kolumu kaldıracak halim bile yok artık.
Az önce beni evime bırakırken sarıldı. Kokusu hala burnumda. Gülümsemesi aklımda. Son bir umut gözlerine bakarken tek bir şey gördüm: korku. Benden korkuyor. O'nu kırmamdan korkuyor. Daha kötüsü yarı yolda bırakıp gitmemden korkuyor. Haklı da.
Ben, bugün pes ediyorum.
Duvarları onun olsun. Aşamıyorum. Aşacağımı da sanmıyorum.
Ellerim o duvarı yumruklamaktan kanlar içinde.
Akıllandım derken hale bak. Benden şu saatten sonra bir bok da olmaz.
O'nun hakkında yazdığım ilk yazımda O'na veda edeceğim aklıma gelmezdi. Ama oluyormuş işte.
Vedalaşmalardan da nefret ederim zaten. En iyisi olabildiğince kısa tutmak. Şu son sözler klişesini de yerine getirip bu yazıya daha fazla ağlamadan son vermek en doğrusu.
“Bilmen gereken tek bir şey var:
Ben seni çok güzel severdim be adam, keşke izin verseydin.

Hoşçakal…"